Çeyrek altın ne kadar? İşte 01.09.2016 tarihli güncel altın fiyatları!

1 Eylül 2016 tarihli altın fiyatları belli oldu. Altın fiyatları önceki güne göre düştü. İşte 1 Eylül 2016 Perşembe için güncel altın fiyatları ve altın piyasasıyla ilgili detaylar…

Yatırım yapacak veya hediye almayı düşünen vatandaşın yakından takip ettiği çeyrek altın bugün yani 1 Eylül 2016 Perşembe günü ne kadar? Çeyrek altın fiyatları düne göre düştü. Kapalıçarşı’da çeyrek altın 202.43 liradan alıcı bulurken altının gramı ise 124.17 liradan satılıyor. Spot altının onsu ise 1309.86 dolar.

Çeyrek altın fiyatları Türkiye’de altın yatırımı için en çok takip edilen kalemlerden biridir. Öyle ki çeyrek altın sosyal yaşamda da kendine yer bulmuştur. Bebek ziyareti için alınır; nişanlarda, düğünlerde, sünnetlerde takılır, altın günlerinde alınır ve bunun dışında pek çok vesile ile hediye olarak paylaşılır. Türkiye’de altın fiyatları ons, gram, cumhuriyet, tam, Reşat gibi birimlerle ifade edilirken bunlardan çeyrek altın en çok merak edilen ve takip edilenidir denilebilir. Çeyrek altın fiyatlarının çok yükseldiği dönemlerde ise gram altına olan ilgi ve talep artmaktadır.

ÇEYREK ALTIN NEDİR?

Türkiye’de çeyrek altın olarak ifade edilen altın cinsi 1.75 grama denk gelmektedir ve 22 ayardır. Cumhuriyet altınının dörtte biri olan çeyrek altında 1.6065 gram 24 ayar altın bulunmaktadır ki fiyatı bunun üzerinden hesaplanır, ardından işçilik ve kâr payı ile satılır. Bu kısım satın alınan yere göre değişebilir. Meskük (kalın altın) ve ziynet olmak üzere iki çeşidi vardır.

Kaynak Sözcü

FETÖ’cü paşayı OYAK yönetimine Özel önermiş

SÖZCÜ, 2015’te yapılan seçimin tutanaklarını ele geçirdi…

FETÖ’cü darbe girişiminin baş sorumlularından Tuğgeneral Mehmet Partigöç’ü 2015-2018 döneminde OYAK yönetiminde yer alması için aday gösteren kişinin Necdet Özel olduğu tutanaklarda ortaya çıktı

FETÖ’nün, 50 milyar lirayı aşan varlığı, yönettiği fon büyüklüğü ve Erdemir gibi Türkiye’nin önde gelen şirketlerini bünyesinde bulunduran Ordu Yardımlaşma Kurumu’na (OYAK) da sızdığı ve bu konuda Genelkurmay eski Başkanı Necdet Özel’in de payı olduğu belirlendi. OYAK’ın 16 Mayıs 2015 günü yapılan genel kurul toplantısında Tuğgeneral Mehmet Partigöç yönetim kurulu üyesi seçildi. Partigöç, 15 Temmuz gecesi Genelkurmay Karargahı’nda darbecilerin liderliğini yapmış, Tümgeneral Mehmet Dişli ile birlikte Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ı rehin alıp, Akıncı Üssü’ne götürmüştü.

357 İSİMDEN O TERCİH EDİLDİ

OYAK’ın genel kurulunun yapıldığı dönemde TSK’da 358 general bulunuyordu. Bu tarihte Genelkurmay Başkanı olan Özel, kendi dışında kalan 357 muvazzaf general arasından Tuğgeneral Partigöç’ü OYAK yönetimine aday gösterdi. Bu durum OYAK’ın genel kurul tutanakları ile kesinleşti. Tutanaklara göre kongrede Divan Başkanı Korgeneral Harun Ocaklı, ‘’Yönetim kurulu üyeliği için Genelkurmay Başkanı tarafından gösterilen 2 adayın isimleri yanında yer almaktadır” diyor ve Mehmet Partigöç ile Albay İrfan Karan’ın isimlerini açıklıyor. Yapılan oylamada Partigöç 25 oyla OYAK yönetimine giriyor. Albay Karan, 6 oyda kalıyor.

İşte OYAK genel kurul tutanağı

İşte OYAK genel kurul tutanağı

‘HAYIRLI UĞURLU OLSUN’ YAZISI

Kongrede, biri yarbay 4 kişiden oluşan tasnif heyetinin oyları sayması sonrası hazırlanan tutanak da şöyle açıklanıyor:
“OYAK 55. Genel Kurulu’nun 16 Mayıs 2015 günü Ordu Yardımlaşma Kurumu Genel Müdürlüğü brifing salonunda yapılan toplantısında, Genelkurmay Başkanı’nca yönetim kurulu üyesi olarak gösterilen Kara Kuvvetleri Komutanlığı mensubu iki aday arasından, gizli oyla seçim yapılmış olup, genel kurulda hazır bulunan 31 üyenin iştiraki ile oy kullanılmış ve tasnif heyetince oyların sayımı ve tasnifi yapılarak, adayların aşağıda hizalarında gösterilen miktarda oy almış oldukları tespit edilmiştir. Mehmet Partigöç 25, Albay İrfan Karan 6. Bu sonuçla Tuğgeneral Mehmet Partigöç, yönetim kurulu üyesi olmuştur. Hayırlı, uğurlu olsun.”

Kaynak Sözcü

Bize operasyon yapanlar şimdi FETÖ’den tutuklu

Sarıyer Belediye Başkanı Şükrü Genç, SÖZCÜ’ye konuştu!

Başkan Genç, “2011 yılında belediyeye imar yolsuzluğu iddiasıyla operasyon düzenleyen hakim ve savcılar FETÖ üyeliğinden tutuklandı. Ben o dönem AKP’lileri ‘Bu adamlara dikkat edin’ diye uyardım ama dinlemediler” dedi

İstanbul Sarıyer Belediye Başkanı Şükrü Genç, 1 Eylül Dünya Barış Günü kapsamında düzenleyecekleri festivalin ayrıntılarını ve 15 Temmuz darbe girişimi sürecinde yaşadıklarını SÖZCÜ’ye anlattı. Belediye olarak FETÖ’nün mağduru olduklarına dikkat çeken Genç, “Sarıyer Belediyesi ilk operasyon yapılan belediye oldu. Bugün bizi sorgulayan hakim, savcı ve müfettişlerden toplam 10 kişi FETÖ soruşturmasından tutuklu… O dönem AKP’lileri uyardım” dedi. İşte CHP’li başkanın açıklamaları:

16 AY DİNLEME YAPMIŞLAR

– Sarıyer Belediyesi FETÖ’yle 15 Temmuz’dan çok önce tanıştı. O dönemde neler yaşadınız?
Belediye olarak FETÖ mağduruyuz. O dönemde Türkiye’de ilk baskın yiyen belediye biziz. Niye basıldığımızı da anlamadık. İmar yolsuzluğu yapıldığını iddia ettiler ama bu mümkün değil. Kafalarında başka şeyler olanlar yaptı bunu… Sonrasında ortaya çıktı ki uydurma telefon tapelerine dayanıyor. 16 ay telefon dinlemesi yapılmış, ben de dinlenmişim. İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu her yerde “Kılıçdaroğlu Kayseri’yi bırak Sarıyer’e bak” diyordu. Kendisiyle görüşmeye gittim. Tutuklanan arkadaşlarımızı ve yolsuzluk iddialarını yineledi. Babuşcu’ya “Sizi yanlış bilgilendiriyorlar” dedim. Soruşturmayı yürütenler hakkında uyardım. Cemaat, FETÖ demedim ama “Bu adamlara dikkat edin, bunlar normal savcı gibi sorgulama yapmıyor” dedim. 2011 yılında bizi sorgulayan 2 savcı, 2 hakim, bizi denetleyen müfettişlerin tamamı toplam 10 kişi FETÖ üyeliğinden tutuklandı.

DEMOKRASİ OLGUNLAŞMADI

– Bu noktadan sonra sizce Türkiye nasıl bir yol izlemeli?
Toplum olarak sürekli söyleneni yapmanın ötesinde üretmekten çok uzak kaldık. Tüm siyasi partiler için böyle. Üretmek zorundayız. Bir musibet bin nasihatten yeğdir. Bu bir fırsat, en iyi şekilde nasıl değerlendireceğimize bakmalıyız. Demokratik kazanımları OHAL ile kaldırmamamız lazım. Bu kazanımlara kolay ulaşmadık. Bizde demokrasinin gelişmesi Batılılar gibi olmadı. Biraz beleş bulduk resmen. Bu kadar kesintiye uğramaması için 10 senede bir darbe olmaması için yeteri kadar çalışmadık. Demokrasiyi olgunlaştırmadık. Demokrasi ağacının meyvelerini toplasaydık bugün birileri kalkıp darbe yapamazdı. Siyaseti her şeyin önünde tutmak yerine yaşamın içinde yapmak zorundayız. Siyaset yaşamın içinde olmaz ana amaç olursa 15 Temmuzlardan kaçışınız da mümkün olmaz.

PARLAMENTO İŞLETİLMELİ

– Siyasetçilere ne görev düşüyor?
Siyaseten olay farklı boyutlara geldi. Parlamentonun işler hale getirilmesi gerekir. Parlamenter sistemin, Türkiye’nin temel kazanımlarının, Mustafa Kemal Atatürk’ün komutanlığında başlayan Kurtuluş Savaşı’nın yani temel değerlerin kaybedilmeden üstüne yeni şeylerin işlenmesi gerekiyor. Gezi olgusuna kinle bakmak yerine Gezi’nin analizinin yapılması öncesinin ve sonrasının iyi değerlendirilmesi gerekiyor. 15 Temmuz ve sonrasının değerlendirmesini de objektif yapmak zorundasınız. Uluslararası uyarıları da dikkate almak gerekiyor. Herkese düşman gözüyle bakmak yerine ne demek istediklerini anlamaya çalışmalıyız.

BARIŞ DEĞİL SAVAŞLAR ARTTI

– Darbe girişimi, Suriye sorunu, IŞİD ve PKK saldırılarının olduğu bir ortamda 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü kutlayacağız. Artık gelenekselleşen etkinliğinizde bu yıl barış günü nasıl kutlanacak?
Beni tek üzen barış çağrısı yaptıkça savaşlar arttı. Sadece çağrı yapmak yetmiyor, toplumdaki anlayışı da değiştirmeliyiz. Televizyonda magazin haberi gibi veriliyor bu etkinlikler. Barışın tartışıldığı programlar yapılması gerekirken savaşı konuşuyoruz. Bu yılki programımızı darbe girişimi nedeniyle değiştirmek zorunda kaldık. Bir hafta boyunca uluslararası halk dansları gösterileri yapılacaktı. 12 ülkeden 600 sanatçıya davet gönderdik. Ancak sadece 4-5 ülkeden olumlu yanıt aldık. Türkiye’de yaşanan olaylar nedeniyle ülkeler sanatçılarının gelmesine izin vermedi.

04festival17cm

Halkımız kavga etmek istemiyor

SARIYER Belediyesi 1 Eylül Dünya Barış Günü nedeniyle bugün “8. Uluslararası Sarıyer Barışa Çağrı Festivali”ni düzenliyor. Maslak TIM Show Center’da 20.00’da başlayacak festivalde Altan Erkekli, Rojin, Cem Bevlevi, Natalia, Ceren Gündoğdu, Işın Karaca, İmera, Buray, Nükhet Duru, Tarık Sezer Orkestrası, Oda Orkestrası, Sarıyer Belediyesi Halk Dansları Topluluğu sahne alacak. Gecenin finali tüm katılımcıların ve davetlilerin Zülfü Livaneli eşliğinde seslendireceği “Ey Özgürlük” şarkısıyla yapılacak. Belediye Başkanı Şükrü Genç, festivalle ilgili şunları söyledi: “Keşke savaşlar olmasa da biz 1 Eylül’de sadece barışı konuşsak. Türkiye’nin stratejik konumu Arap baharı sonrasında daha çok önem kazandı. Birlik ve beraberliğimizi artırmalıyız. Toplumun iç içe birlikte yaşıyor olması bir avantaj. Halkımız kavga etmek istemiyor. Toplum ayrıştırılmaktan çok bütünleştirilmeli…”

Kaynak Sözcü

Bizi tasfiye ettiler kumpasçılar terfi etti

4 kumpas davasının mağduru Ilgar Paşa!

Emekli Tuğamiral Fatih Ilgar, montajlanmış ses kayıtlarını kurgulayan albayın generalliğe yükseltildiğini kendisinin ise Silahlı Kuvvetler’den atıldığını söyledi.

Emekli Tuğamiral Mehmet Fatih Ilgar asrın iftirasına uğrayan yurtsever subaylardan biri. İskenderun Deniz Üs Komutanı’yken, 2011 yılında tutuklandı. Üç buçuk yıldan fazla cezaevinde tutuldu. Kafes, Poyrazköy, Amirallere Suikast, Balyoz… Neredeyse tüm kumpas davalarına maruz kaldı. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, cemaat medyasındaki haysiyet cellatlarının günlerce yayınladığı ses kaydı iftirasına uğradı. Destek beklediği dönemin Genelkurmay Başkanı Necdet Özel ise Ilgar’ı TSK’dan tasfiye etti, sonra da FETÖ’cü savcıya şikayet etti. Ilgar, yaşananların tüm detaylarını ve çarpıcı saptamalarını ilk kez SÖZCÜ’ye anlattı.

Mehmet Fatih Ilgar

Mehmet Fatih Ilgar

‘ÖZEL BİZİ YALNIZ BIRAKTI’

– Kumpas davaları sırasında Genelkurmay’ın tutumuna tepki göstermiştiniz. Niçin?
Üst üste düzenlenen kumpas operasyonları ile TSK saldırıya uğradı. Bu bizim şahsımıza değil, Türk Ordusu’na ve ülkemize yapılan bir saldırıydı. Balyoz da emperyalizmin maşası FETÖ’nün Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yaptığı saldırı dalgasının altın vuruşuydu. Bu esnada Necdet Özel Genelkurmay Başkanı’ydı. Çıkarıldığımız mahkemeler FETÖ üyesi yargı mensupları tarafından ele geçirildiğinden, biz Türk Milleti’ne gerçekleri anlatma çabası içine girdik. Bu esnada avukatlarımız ve SÖZCÜ gibi birkaç değerli basın kuruluşu sayesinde sesimizi duyurmaya çalışıyorduk. Sesimizi duyurmaya çalıştığımız ve bize sahip çıkmasını beklediğimiz başlıca kurum Genelkurmay’dı. Fakat, bizler devletin en önemli kurumlarını ele geçirmiş devasa bir örgütün karşısında kendi başımıza çaba gösterirken Genelkurmay bizleri yalnız bıraktı.

“GENELKURMAY’A İLETTİK”

– Siz, asrın iftirası nedeni ile cezaevindeyken, hakkınızda bir ses kaydı saçıldı ortalığa. Cemaat medyasının günlerce yayınladığı bu ses kaydı vakasının aslı neydi?
2011 yılının sonlarına doğru sağ kolumda bir ağrı başladı. Tedavi için cezaevinden hastaneye sevk edildim. Hastanede ortopedi için sıra beklerken yanıma beyaz önlüklü doktor bir subay yaklaştı. Şu anda Albay M. olarak belirteceğim bu kişi benim tedavimi üstlenmek istediğini söyledi ve odasına davet etti. Muayene ettikten sonra tedavimin uzun süreceğini ve bir-iki ay boyunca haftada bir gün hastaneye gitmem gerektiğini söyledi. Ben de şifa aradığım için tedaviye gittiğimde kısa sohbetlerde bana dava süreci hakkında sorular sormaya başladı. Ben rahatsız olduğumdan detay vermiyor, kısa yanıtlar ile geçiştiriyordum. Sonra da tedaviyi vaktinden önce bıraktım. Benim arkamdan, rahmetli arkadaşım Cem Çakmak da futbol oynarken omzunu incittiği için aynı hastaneye gitti. O da aynı doktorun kontrolüne girdi. Benzer sorulara o da muhatap olmuş. Sonra üst rütbeli bir subay arkadaşımız da aynı şekilde… Bir süre sonra cemaatin kanalı Samanyolu TV’de bana ait olduğunu ileri sürdükleri bir takım ses kayıtlarını yayınlamaya başladılar. Cezaevinde o televizyon kanalını açıp izlediğimde benim kelimelerimin montajlandığını ve farklı bir anlam oluşturmak suretiyle komplo kurulduğunu anladım. Bir hafta sonra Cem Çakmak’ın, ondan bir hafta sonra da üst rütbeli subay arkadaşımızın ses kaydını yine montajlı ve iftira yüklü şekilde yayına servis ettiler.

– Başınıza gelen bu hadise üzerine ne yaptınız?
Biz üç arkadaş maruz kaldığımız komployu ortaya koyan somut verilere ulaştık. Komployu uygulayan şahıs ve bağlı olduğu örgütü hakkındaki bu verileri o dönem Genelkurmay Başkanı olan Necdet Özel’e ilettik. Özel’in, bizi savunmasını, en azından bu şahıs hakkında soruşturma açmasını bekledik.

HASDAL’DAN SİLİVRİ’YE…

– Bunun üzerine Özel ne yaptı?
Soruşturma açmadı. Hatta o yılın ağustos ayındaki Yüksek Askeri Şura toplantısı ile o şahıs (Albay M.) terfi ettirilerek general yapıldı. Biz ise aynı YAŞ’ta TSK’dan atıldık. Teamüllere aykırı şekilde emekli edilerek ordumuzdan tasfiye edildik. Böylece Hasdal’dan Silivri’ye nakledildik.

SİVİL SAVCIYA ŞİKAYET

– Umulan desteği bulamadığınız Necdet Özel’in sizi ve Cem Aziz Çakmak’ı savcıya şikayet ettiğini hatırlıyorum. Ne olmuştu?
2012 yılının sonlarına doğru Silivri Cezaevi’nin demir parmaklıkları açılarak bana ve rahmetli arkadaşım Cem Çakmak’a hakkımızda yeni bir soruşturma daha olduğu söylendi. Meğer Özel bizi savcılığa şikayet etmiş. Özel, Adli Müşaviri Muharrem Köse aracılığı ile düzmece ses kayıtlarına dayanarak Genelkurmay Başkanı’na hakaret iddiası ile hakkımızda suç duyurusunda bulundu. Şimdi ekranlara çıkıp yüreğinin sızladığını falan söylüyor ya… Sanki yırtıcı bir aslan yüreği ile üstümüze geliyordu. Üstelik şikayetini özellikle sivil savcıya yaptı. Oysa o savcıların FETÖ’cü olduğu o günlerde gayet iyi biliniyordu. Zaten görevi süresince bizleri örgütün elindeki yargının insafına terk etti, onların kucağına itti.

Eşi Özlem Ilgar, kızı Çisem Ilgar (sağda)

Eşi Özlem Ilgar, kızı Çisem Ilgar (sağda)

Terfi ettirilen albay darbeci ve firarda!..

– Özel’in generalliğe terfi ettirdiği ve Albay M. diye belirttiğiniz kişi şu anda ne durumda?
Bu şahıs hakkında 15 Temmuz darbe girişiminden sonra yakalama kararı çıkarıldı. Ancak kaçtı. Firar eden 9 FETÖ üyesi generalden biri de odur. Necdet Özel TBMM’nin bombalandığını görünce hayretler içerisine düştüğünü ifade etmiş. Asıl ben hayret ediyorum. 2011 -2015 dönemi boyunca bu kadar FETÖ’cüyü bulup da nasıl general ve amiral makamlarına getirebildi? FETÖ’cülerin TSK’daki en hızlı, etkin ve yaygın yükselişi Necdet Özel döneminde olmuştur. Özel döneminde yüzde 75 oranından Fethullahçı albay general ve amiral yapıldı. Ve bunlar 15 Temmuz’da baş rolü oynadı.
Diyelim ki, 2011 – 2013 yılları arasında hükümet ve cemaat işbirliğinin baskısı sonucunda bu terfiler gerçekleşti. Peki 17/25 Aralık’tan sonra, 2014 ve 2015 yıllarında yapılan FETÖ’cü terfilerine ne demeli? Necdet Özel’in yargı karşısına çıkarılması gerekir. En azından bu terfileri adil yargı huzurunda anlatması gerekiyor. Hiç bir şey olmasa dahi görevi ihmalden yargılanmalıdır.

– Kumpas davaları başladığı zaman “Kasaptaki ete soğan doğramam” diye bir açıklamada bulunan eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök hakkındaki düşünceleriniz nedir?
Ona karşı çok doluyum. Kısacası, kendisini vicdanı ile baş başa bırakıyorum. Onu Allah’a havale ediyorum.

Kaynak Sözcü

Bin 604 üyeli YARSAV’ın yarısı FETÖ’cü

15 Temmuz darbe girişimi sonrası FETÖ üyesi olduğu değerlendirilen 2 bin 847 hakim ve savcı ihraç edilirken, 648 yargı mensubu açığa alınmıştı. İhraç edilen ve görevden uzaklaştırılan bu isimlerden 774’ünün, toplam üye sayısı bin 604 olan Yargıçlar ve Savcılar Birliği’nin (YARSAV) üyesi olduğu ortaya çıktı. Böylece FETÖ’nün, kendisini kamufle ederek YARSAV’a sızdığı da anlaşılmış oldu.

2010 yılında Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) yapısını değiştiren referandumun ardından kurulu ele geçiren üyeleri sayesinde Danıştay ve Yargıtay’ı hakimiyeti altına alan FETÖ, üyelerini, kendilerini kamufle etmek için sosyal demokrat kimliğiyle bilinen hakim ve savcılardan oluşan YARSAV’a yönlendirmişti.

GÜLEN’DEN ŞİFRELİ TALİMATLAR

HSYK’nın geçen hafta ihraçlara ilişkin açıkladığı gerekçeli kararda, 2014’teki HSYK üye seçimlerinin FETÖ açısından hayati önem taşıdığı belirtilmişti. Gerekçede, “Örgütün sözde lideri Fethullah Gülen’in sohbet ve vaaz adı altında şifreli şekilde gönderdiği talimatlarla harekete geçtiği, bu kapsamda YARSAV derneğine de sızılarak bu derneğin seçimlerin kazanılması için kullanıldığı yaşanan süreçle sabittir” ifadelerine yer verilmişti.

Kaynak Sözcü

İstibdadın efendisi Abdülhamid (II)

Mithat Paşa Davası, tarihin kaydettiği en alçakça, en düzmece yargılamalardan biriydi…
27 Haziran 1881 tarihinde başladı, 29 Haziran 1881 tarihinde sonuçlandı… Yenilikçilerin lideri Mithat Paşa yargılanırken, onun en büyük rakiplerinden, gelenekçilerin önderi Adliye Nazırı Cevdet Paşa Mahkeme Başkanı Ali Sururi’nin hemen arkasında oturuyordu!..
Sanıkların avukat tutmasına izin verilmedi… Duruşma gazetelere sözde açıktı, ancak yazılan haberler sansürden geçmek zorundaydı!..
-Bu aşağılık mahkeme işte bu kadar tarafsız, bu kadar adaletliydi!..
Mithat Paşa’nın iddianame ile ilgili o müthiş sözlerini dünkü yazımda anlatmıştım. Paşa bundan sonra iddianamede 93 yalan ve yanlış olduğunu ve bunların görüşülmesini istedi. Mahkeme ne yaptı dersiniz? Bu isteği reddetti tabii!..
Diğer sanıklar ifadelerinin büyük işkenceler altında, lağımlara sokularak, aç susuz bırakılarak alındığını söylemek istediler ancak susturuldular… Tanıklardan biri, Abdülaziz’in hekimbaşısı Dr. Marko Paşa, cinayeti Boğaz’ın karşı yakasından gördüğünü sadece bileklerinde değil, kalbi üzerinde de yara olduğunu bile söyledi… “Neden bu durumu ölüm raporunda belirtmediniz?” sorusu karşısında ise apışıp kaldı.
Yabancı doktorların da katıldığı otopsi raporunda, oybirliğiyle Abdülaziz’in intihar ettiği yazılıydı. Ancak beş yıl sonra bu belge bile ortada yoktu!.. Sonunda saptanan senaryo, düzmece belge ve sahtekar tanıklar marifetiyle karar açıklandı:
-İdam!..
Birinci Meşrutiyetin mimarı, Hürriyet Kahramanı Mithat Paşa “Cumhuriyetçi fikirleri” nedeniyle bu sona layık görüldüğünün bilincindeydi… savunmasına başlarken söylediği şu sözler bir tokat niteliğindeydi:
-Cenab-ı Hakk’a şükrediyorum, böyle bir mahkemeye hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet ve ülkede fesat çıkarmak gibi bir suçla getirilmedim. Buraya gelişimin nedeni milletime ve vatana sevgimdir!..

Taif’te ölüm!..

Mithat Paşa idam edilmedi…
Abdülhamid, içeride olabilecek karışıklıkları göz önüne alarak, idam cezasını “sonsuz sürgün” cezasına çevirdi. Yer olarak da Suudi Arabistan’ın Taif kentini seçti; dönülmesi en az mümkün olan bir cehenneme!.. Bir gemiye bindirilip yola çıkarıldı ama Boğaz’dan dışarı çıkmadı gemi; tam 48 saat Kızkulesi önünde bekledi. Daha sonra yola devam etti. Kimse bu işe bir anlam verememişti, padişahın yakınındakiler bunu kendisine sorduklarında şu yanıtı verecekti:
-Mithat Paşa’nın uğruna kendisini feda ettiği millet, bakalım onun için ne yapacak, Paşa’yı kurtarmaya çalışacak mı diye merak ettim de, bunu anlamak için beklettim!..
İşin aslı Abdülhamid korktuğu için bekletmişti gemiyi; bir kalkışma, bir büyük gösteri, bir karışıklık olursa Mithat Paşa karşılığında kendisini kurtarmak için… Ancak bir kişi bile çıkmamıştı!.. Mithat Paşa, Taif’te de Abdülhamid’in nefretinden kurtulamadı; 2 yıl 10 ay sonra hücresinde cellatlar tarafından boynu kırılarak öldürüldü!..
-Bu vurdum duymazlık, bu korkaklık koca millete 30 yıllık bir “İstibdat Rejimi” olarak yansıyacaktı!..
Osmanlı münevverlerinin ağır baskılar altında bunaldığı, bir çoğunun çareyi kaçmakta bulduğu ya da sürgüne gönderildiği, sansürün, devlet terörünün, ispiyonculuğun baş tacı edildiği, halkın yoksulluk ve her türden baskı altında ezildiği bir despotluk dönemi yaşanacaktı!..Padişah Abdülhamit Batı’ya karşı dengeci-fırsatçı, Doğu’ya karşı ise en koyusundan İslamcı politikalar izleyerek geçirdi bu 30 yıllık despotluk dönemini…
-O dönemde “Kızıl Sultan” unvanına layık görüldü!..

Osmanlı’nın kaçınılmaz sona yürüdüğü yıllar!..

Abdülhamid’e toz kondurmayan, “Ulu Hakan” diyen, çok başarılı olarak niteleyen İslamcı çevreler örnek olarak topraklarını korumasını, ünlü Siyonist Teodor Hertz’in “Filistin toraklarını bize verin. Tüm dış borçlarınızı biz ödeyelim” teklifini reddetmesini gösterir, pek övünürler…
-Abdülhamit döneminde neler olmuştu gerçekte, bir bakalım!..
Ruslarla girişilen “93 Harbi” sonunda Sırbistan, Karadağ ve Romanya bağımsızlıklarını kazandı. Bağımsız bir Bulgar Prensliği kuruldu. Kars, Ardahan, Doğu Beyazıt ve Batum Rusya’ya verildi.
İngiltere 1878’de Osmanlı’yı açıkça tehdit ederek, “yalnızca stratejik ve askeri açıdan” kullanmak üzere Kıbrıs’a Birleşik Krallık bayrağını çekti!.. Osmanlı, 1. Dünya Savaşı’na Almanya tarafında katıldığında ise Kıbrıs’ı tümüyle ilhak kararı aldı ve bunu uyguladı!..
Fransa Tunus’u 1881 yılında işgal etti!. Osmanlı Devleti durumu protesto etti, o kadar!. Tunus 1956’da bağımsızlığını kazanana kadar, 78 yıl Fransız sömürgesi olarak kaldı!..
Yine 1881’de Abdülhamit’in imzasıyla “Düyun-u Umumiye” yani Borçlar İdaresi kuruldu. Bu kurum Osmanlı’nın gümrükleri dahil bir çok gelirine el koydu. Öyle ki bir süre sonra Osmanlı Devleti’nin tüm gelirlerinin yaklaşık üçte biri bu kurum tarafından tahsil edilmeye başlandı!.. Bu zilletten Lozan Antlaşması sayesinde Osmanlı’nın borçlarının bir bölümünü üstlenerek kurtulabildik!..
1882’de Mısır, İngiltere tarafından işgal edildi. Bir zaman sonra Filistin de aynı akıbete uğrayacaktı!..1885’te şarki Rumeli Bulgaristan tarafından ilhak edildi… Aynı yıl Habeş eyaleti İtalyanlar tarafından işgal edildi. Aynı yıllar Balkanlar’da isyanların yayıldığı, Ermeni isyan ve terör hareketlerinin yaşandığı yıllardı… Abdülhamid döneminde bugünkü Türkiye’nin iki katı toprak kaybedildi!..
İşte bugünkü iktidarın, TSK’nın elinden söküp alarak Sağlık Bakanlığı’na bağladığı askeri hastane GATA’ya ismini verdiği “Abdülhamid’in” kısa hikayesi böyle!.. Tarihi istediği gibi çarpıtabileceğini sananların unuttuğu ufak ayrıntı şudur:
-Arşivler bir tokat gibi yüzünüze çarpılabilir!..

Yazarın Diğer Yazıları Ümit Zileli

Kaynak Sözcü

İki hafta önce; “Ya PYD ya Türkiye” Şimdi; “Bizi aynı kefeye koyamazsın”

ANALİZ

İki hafta önce; “Ya PYD ya Türkiye” Şimdi; “Bizi aynı kefeye koyamazsın”

Askerimizi “IŞİD’i takip ve yok etmesi için” Suriye’ye sürdük.
Medya bir anda “kahramanlık öyküleriyle” doldu. Türk askeri kahramanca Suriye topraklarında yürüyordu, IŞİD çaresiz kaçıyordu.
Oysa bir gün sonra anladık ki, askerimiz tek kurşun bile atmadan Cerablus’a girmişti. Hiçbir direnişle karşılaşmamıştık. Garip olan, ortada tek IŞİD’li bile yoktu.
Sanki buhar olup uçmuşlardı.
Sonra işin rengi değişti. Askerimizi PYD’nin üzerine sürdüler.
Medya yine kahramanlık öyküleriyle doldu. Kahraman askerimiz PYD’ye haddini bildiriyordu. 25 terörist öldürülmüştü.
Oysa aynı sırada Türk tankları PYD tarafından vurulmuş, bir askerimiz şehit olmuştu.
Anadolu Ajansı “Suriye’deki ilk şehidimiz” diye duyurdu haberi. Belli ki bundan sonra daha çok şehit geleceğine inanıyorlar.
Askerimizin PYD üzerine sürülmesi üzerine önce Amerika ayağa kalktı. Dedi ki “Biz sana IŞİD’e müdahale için izin verdik. Derhal bu saldırıları durdurun.”
Rusya canının sıkıldığını bildirdi. PYD’ye kendilerinin de önem verdiğini söyledi.
Beklenmedik bir şekilde İran da devreye girdi. O da “Türkiye Suriye topraklarını derhal terk etmeli” açıklaması yaptı.
Bunlara karşı iktidarımız sessiz kaldı. Adeta “Siz ne derseniz deyin” havasındaydı.
Ancak dün itibarıyla yeni bir gelişme oldu ve Amerika Türkiye’nin yapılan uyarılar sonunda PYD ile ateşkes anlaşması yaptığını açıkladı ve “bölgede sessizlik sağlandı” dedi.
Bütün bu yazdıklarımı birkaç gün içinde yaşadık.
Hepsine birden bakınca, medyamızın kahramanlık diye adlandırdığı olayların aslında Türkiye’nin gururunu nasıl yerle bir ettiğini, dünyanın hiçbir ülkesinde en küçük bir itibarımızın kalmadığını açıkça gösteriyor.
Şimdi bütün bu olanlardan sonra sarayın temsilcisi kalkıyor Amerika’ya kafa tutuyormuş gibi yaparak “ne demek PYD ile ateşkes, Türkiye ile bir terör örgütünü nasıl olur da aynı kefeye koyarsınız” diye coşuyor.
Sarayın danışmanı hep kendisine danışılmasına alışmış belli ki, oysa Erdoğan için (muhtemelen kendi yazdığı) konuşmalarını okusa Türkiye ile PYD’yi aynı kefeye Erdoğan’ın koyduğunu görürdü.
15 gün önce Erdoğan yine Amerika’ya kafa tutar gibi yaptığı bir konuşmasında “Amerika’ya artık kararını ver diyoruz, ya PYD ya Türkiye diyoruz” demişti.
Ben de bu konuşmanın ertesinde yazdığım yazıda ve televizyon konuşmalarımda “peki, Amerika ya PYD derse ne yapacaksınız” diye sormuş ve 1000 yıllık bir devletle bir terör örgütünü aynı imiş gibi göstermenin yanlışlığını anlatmıştım.
Şimdi belli ki kendi hatalarının bedelini ödüyorlar.
Amerika “öyle mi?” dedi ve tavrını PYD’den yana koydu. Sadece Amerika olsa ne ala. AB de, Rusya da, İran da böyle.
Dış politikada nasıl döküldüğümüzü, Türkiye’nin altının nasıl oyulduğunu, nasıl itibarsızlaştığımızı ve gururumuzun hiçe sayıldığını görüyorsunuz değil mi?
Ne çare ki halkın yarıya yakını hâlâ Türkiye’yi süper güç falan zannediyor. Umarım ve dilerim bu yanlış politika nedeniyle başımıza çok kötü bir şey gelmez de “kandırılmayı bu kadar alıştırılmış halk” derin bir travma yaşamaz.

ÖFKELİ ADAM

Sarayda zikire izin Meclis’te Che fotoğrafına öfke

Adamlar cumhuriyetin temsil edildiği makamın orta yerine gelmişler toplu zikir ayini yapıyorlar, kimsenin gıkı çıkmıyor.
Erbakan’ın yıllar önce tarikat liderlerini Başbakanlık Konutu’nda ağırlamasından daha önemli bir dini tören, Cumhuriyet’in en önemli sembolünde yapılıyor, böylelikle cümle aleme “yok artık cumhuriyet değeri falan” deniyor.
Bunların bugün hesabı elbette sorulamaz. Ama er veya geç Türkiye Cumhuriyeti’nin temel değerleri ile oynanmanın bedelini birileri ödeyecektir.
Cumhuriyet’in sembolü olan merkezde bunlar yaşanırken demokrasinin merkezi Millet Meclisi’nde ise polislerin liseli gençleri tartaklamasına sahne oluyor.
12 Mart döneminin kanlı olaylarından tanıdığımız şimdinin Meclis Başkanı’nın “Che katildir, eşkıyadır” açıklamasından sonra Meclis polisi üzerinde Che resmi olan tişörtleri toplamak için gencecik çocuklara saldırdı dün.
Yeni dedikleri Türkiye artık böyle bir yer.
Sarayın ve iktidarın beğendiği her şey serbest, beğenmedikleri her şey ise “şiddet ve hatta vahşet” kullanılarak bertaraf ediliyor.

YENİ ÖĞRENDİM

Cemaatçilerin “Her şeyi misliyle geri alacağız” propagandası

Aylar önceydi. Şimdi cemaatçilikten tutuklu olan bir akademisyenle Beylerbeyi’nde karşılamıştım. O sırada 17 Aralık yaşanmış ama cemaate karşı büyük saldırı henüz başlamamıştı, ipuçlarını hissediyorduk.
“Hocam sizi çok fena yapacaklar” diye takılmıştım, fazla ciddiye alıp sert biçimde “Ne yapabilirler, sonları geliyor, asıl onlar korksun” karşılığını vermişti.
Ben de “Yapmayın, siz çok güçlü olabilirsiniz ama devlet çarkı onların elinde, hepinizi bir gecede yok edebilirler” diye ben de sertçe cevap vermiştim.
Neler olduğunu görüyoruz.
Ancak duyduğum kadarıyla cemaatin dışarıda kalan unsurları başı dertte olanların yakınlarını teselli etmek için “Hiç merak etmeyin, sonunda kaybedecekler, kaybettiklerimizi misliyle geri alacağız (mal-mülk kastediliyor) siz korkmayın” diye konuşuyormuş.
Dayanakları ise şu; “herkes içeri alınıyor ama sıra hukuka gelince elleri kolları bağlanacak. Suçlayacak bir dayanak bulamayacaklar. Bulsalar bile verecekleri cezalar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden dönecektir. Neye el koydularsa misliyle geri vermek zorunda kalacaklardır.”
Valla bana pek öyle gelmiyor ama teselli tesellidir.

KAFAMI BOZAN ŞEYLER

Suç yok, derin bir cehalet var

Tarihçi Ayşe Hür hakkında suç duyurusunda bulunulmuş.
Ayşe Hür 30 Ağustos nedeniyle yaptığı bir Twitter paylaşımında “Bu nasıl ezik bir toplumdur ki, 93 yıldır dost olduğu ülkelere 94 yıldır (biz sizi nasıl yenmiştim amaaa) diyor” diye yazmıştı.
İşte bunu suç olarak gören İstanbul Barosu’na kayıtlı bir avukat Ayşe Hür hakkında suç duyurusu yaptı.
Avukat Mert Yılmaz’ı suç duyurusunda Ayşe Hür’ün bu tiwitle “Nitelikli hakaret, halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve alenen aşağılama, Türk Milleti’ni aşağılama” suçlarını işlediğini öne sürdü.
Hukuken bir suç var mı bilemem ama Ayşe Hür’ün ortaya müthiş bir cehalet koyduğunu söyleyebilirim.
Çünkü kimse 94 yıldır bir ülkeye “sizi nasıl yendik amaaa” demiyor. Kurtuluş Savaşı’nda askerimiz bir başka ülkenin askerini yenmedi. Bu millet emperyalizmin, Osmanlı padişahı ile el ele vererek ülkemizi ortadan kaldırmasına karşı isyan etti ve bu amaçla üzerimize saldığı maşaları topraklarımızdan attı.
Karşımızda emperyalizm ve maşaları vardı, bu nedenle 94 yıldır herhangi bir ülkeye değil bu güçlere “sizi yendik” diyoruz.
Tarih yazıları yazan Ayşe Hür’ün bu gerçeği bilmemesi ve Türk Milleti’yle alay etmeye kalkışmasıdır bence asıl suç olan.

SORDUM ÖĞRENDİM

Milletvekillerine bir parmak bal; fazladan bir yıl

Cemaatin dinci faşist darbe girişiminden sonra “erken seçim” ihtimalleri üzerine çok konuşuldu.
Hatta ben de yazdım ve sarayın ortamı elverişli görürse baskın seçim kararı alabileceğine hâlâ inanıyorum.
Buna karşı Meclis’teki uzlaşma komisyonundan bazı öneriler geldiğini görüyoruz.
Arayıp sordum; 2019’da aynı yıl içinde üç seçim olacağını bunun hem ekonomik hem siyasi sıkıntılar doğuracağı görüşünden hareket eden komisyon yerel seçimin öne alınmasını, cumhurbaşkanlığı seçiminin 3 ay ertelenmesini, milletvekilliği süresinin ise 5 yıla çıkarılarak genel seçimin 2020’ye bırakılmasını önerecekmiş.
Saray bunu kabul eder mi bilemem elbette, ancak milletvekilleri “bir baskın seçim kabusu” görürken bir anda piyangodan çıkmış gibi gelecek bir yıl fazla milletvekilliği kararına herhalde çok sevinecektir.

MERAK ETTİĞİM ŞEYLER

Aşırı güvenlik korkudan mı gözdağı için mi?

Emperyalizmi ülkemizden kovduğumuz “Büyük Taarruz’un” yıldönümü 30 Ağustos bu yıl devlet tarafından sönük kutlandı.
Neyse ki ülkesini seven, Atatürk cumhuriyetinin ilke ve devrimlerine sahip çıkan, demokrasi ve hukuka bağlı büyük kitleler bu bayramı hakkıyla kutladılar.
Bu bayramın devlet tarafında ise, son günlerin moda deyimiyle “ilkler” yaşandı yine.
“İlk” hep olumlu anlamda kullanılır ama bizdeki ilkler ne yazık ki olumlu anlamda değil. Tam tersi bu “ilkler” medeniyetin, demokrasinin, cumhuriyetin, Atatürk ilkelerinin örselenmesinde geçerli oluyor hep.
Bu yıl 30 Ağustos törenlerinin Anıtkabir ayağında askerlerin nasıl rezil rüsva hale getirildiğine tanık olduk.
Generaller amiraller tören alanına hüviyet kontrolü yapıldıktan ve üstleri başları sıkıca arandıktan sonra sokuldu. General ve amirallerle beraberlerindeki değişik rütbedeki subaylar cumhurbaşkanı alanı terk edinceye kadar bariyerlerin arkasında tutuldular.
Askerlerin bulunduğu bölge polis özel harekâtı tarafından sarıldı, subayların kıpırdamasına bile izin verilmedi.
O askerler de kendilerine uygulanan bu onursuz tutumu sindirdiler.
Askerin içine düştüğü bu rezilliği bir kenara bırakalım, deniyor ki “darbeden yeni çıktık, kimin ne olduğu tam bilinmiyor, böyle bir ortamda elbette güvenlik alınacak.”
Yok, o kadar uzun boylu değil. Bu kadar korkuyorsanız törenlere katılmazsınız olur biter. Sarayın bahanesi mi yok, bundan önce birçok bayrama nasıl katılmadıysa yine öyle yapar. Bence elbette korku da var ama asıl amaç başta ordu olmak üzere herkese gözdağı verilmesidir.
Saray “Artık benden güçlüsü yok. Kimsenin gözünün yaşına bakmam” mesajı veriyor.

Yazarın Diğer Yazıları Can Ataklı

Kaynak Sözcü